Played 69 times

Şimdi söyleyince garip geliyor ama, bu, ölmeden önce buraya yazdığım son cümle olacak.

100 gün çoktan geçti ve muhtemelen 1000’e yakın yalan söyledik.

depeche mode’un suffer well diye bir şarkısı var, dikkatle dinleyince anlıyorsun ki;

- çekeceksen adam gibi acı çek, diyor.
- içeceksen ağzınla iç, diyor.
- gece zile basma telefonu çaldır, ben kapıyı açarım, diyor.
- taksiciye, ben 1.5 daha vereyim sen bana 10 ver, diyor.
- sevgiliye, bu gece de beraber uyuyalım mı, diyor.
- hocaya, sınavın kaç dakika olduğunu soruyor.
- şoföre, uzunçayır’dan geçer mi, diye soruyor.
- ucuz şarap için yürünen sokakları anlatıyor.
- bardaki kıza telefonunu vermesi için dil döküyor.
- delik pantolon cebinden dökülen bozukluklardan bahsediyor.
- sabah vücudunda hiç hatırlamadığın yazılar görürsen, korkma ben çizdim, diyor.
- bir de precious var, asıl onu dinle, diyor.

sonra da bitiyor.

ağır sanat filmi izlerken, “şu an gördüğün ekranda hayatta anlamayacağın bir alegori bulunuyor” düşüncesi aklımı o kadar dolduruyor ki, ne hikayeyi takip edebiliyorum ne de dialogları. tabi varsa.

Hemen her şeyi sıraladıktan sonra, unuttuklarımın da bir listesini yapmaya karar verdim:

1)

birkaç saat önce artık içkiyi bırakma kararımı bozmuş, gece saat 2’de hiç beklenmedik şekilde geri dönmüştüm. kapıyı yavaşça açtım ve doğrudan salona girdim. kanepede biri yatıyordu. bir saniyeliğine de olsa ışığı açıp kapayarak kim olduğundan emin olmak istedim, oydu. uyandırmaktan korkarak öteki kanepeyi hazırlıyordum ki, çıkardığım sese uyandı. kafasını kaldırmadan “sen misin?” diye sordu. “evet,” dedim, ki yalandı. o ben, ben değildim.

bazı adamlar var, şarkı yazmak için gerçekten gece üç olmasını bekliyorlar sanırım. “saat gece üç olmuş, kapında ben yokum sanki,” diyor mesela. gerçekten saat gece üç olduğunda, camdakiler sana ters ters bakarken, onun kapısında dikilmenin nasıl olduğunu biliyorlar mı acaba? yoksa sadece laptop üretimi aşk sözcükleri albümlere mi dökülüyor, bunu bilmek istiyorum. “yüzün her şeyi söylerdi, ama bakmıyor şimdi,” diyor mesela. gerçekten suratına bakılmamayı yaşamış mıydı ki? hani elif şafak tanrıdan diliyor ya, ya bana etrafımda olanları anlayamayacak aptallık, ya da bunu kaldırabilecek kudret ver, diye. bu allahsızlar bu işleri nasıl atlatıyorlar acaba?

az evvel yemek yerken bir yazı yazdım, 3 A4 uzunluğundaydı. fakat gönder demek yerine iptal et’e tıklayıp, meyvesini yemeyi paralel evrendeki şahsıma bırakmak istedim. şu an görüyorum, telefonda konuşuyor. yüzü biraz kızarmış durumda, ama pişman da değil. yine olsa yine yaparım diyor. aklına okuduğu bir kitap gelmiş olmalı; “şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. ama öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı.”

"diyelim ki bir kızla buluştuk… buluşulmadan önce pantolonlar denendi, en güzel tişört giyildi, jöleler sürüldü, buluşuldu… oldukça gerginiz… sonuçta insanız bazı ihtiyaçlarımız var… bir şekilde o göğüsleri görmek istiyoruz. bunun için her yolu deniyoruz. kendimizi olduğumuzdan daha farklı biri gibi anlatıyoruz. zekamızı ön plana çıkaracak esprilerle süslüyoruz konuşmamamızı. o tuvalete gitmek için kalktığında götüne bakıyoruz çaktırmadan… daha da çoşuyoruz kitaplar, filmler, ilginç bilgiler… anlattıkça anlatıyoruz. bu sırada, cemil diyelim adına, biri geçiyor elinde poşetlerle. her erkek gibi kızın götüne bakıp geçiyor, evine gidiyor, işine gücüne bakıyor. cemil bakımsız, cemil süssüz, ispatsız… siz geriliyorsunuz. etkilemek, etkilemek, etkilemek istiyorsunuz… olmayınca olmuyor. son otobüse doğru koşarken lütfen cemil’i düşünün, kızı değil. cemil sizden daha karlı. işini aksatmadı o, gerilmedi hiç…"

- bu kılığı neye borçluyuz?
- zoey’nin doğum günü.
- oh benim adıma da kutla. ona ne hediye vereceksin?
- hayatımın geri kalanını.

haziranesk asked: barın tuvaletinde dayak yemek yeni bir anlam kazanmış olsa gerek artık?

evvelden bu tarz tuvaletleri düşününce midem bulanırdı, şimdi başım ağrıyor. bence güzel bir geçiş ha ne dersin.

Birkaç zamandır uğradığım barın tuvaletinde çok güzel dövülüyordum. Kafam lavaboya çarparken fark ettim ki, bir süredir böbreklerime, elmacık kemiklerime vuruyorlardı ve bu bende işlerini gayet iyi bildikleri yönünde bir intiba yaratmıştı. Yine o an fark ettim ki, her defasında kilide almadan cebime attığım telefon yanlış bir numara çevirebilirdi ve şu koşullar altında derdimi anlatmam çok zor olurdu. Bir süre sonra, arkadaşlar artık yoruldukları için olsa gerek, içerde yalnız olduğumu fark ettim. Orada bulunma amacım olan çişimi yaptım ve sifonu çektim. Yerdeki ayna parçalarından birini kapıp yüzüme baktım. Evden çıkmadan duş aldığım için saçlarım hala hacimli görünüyorlardı. Anı ölümsüzleştirmek için, parmağımı yüzümde biraz gezdirip aynana “Kasım” yazdım. Kasımda her şey aşkadır.

- You made me doubt myself as a psychologist, as a nun, as a woman.
- l’m sorry if l caused you grief.
- Oh, you caused me grief, and l wanna thank you for it. You know, Chris, most of us tumble into our lives. We become who we are almost by accident. We try very hard not to look backwards, afraid to find out that maybe we should’ve done something else. But you forced me to look backwards, to question every element of my identity.

“Bazen öyle olur, her şey üst üste gelir.”

Deney sonuçları elime ulaştığında gözlerim yerlerinden çıkacak gibi oldu. Tam olarak hangi yükte kırılacağını test ettiğimiz beton numunemiz, tam 3 gündür kırılmıyordu ve yanımdaki asistan yükü artık arttıramayacaklarını, makinaların limit değerlerine ulaştığını anlattı. Elimi omzuna vurarak dedim ki; “koy götüne be hocam, inceldiği yerden kopsun.” Oracıkta bir kahkaha patlatıverdim. Bir sonraki karede, yuvarlak biçimde ayakta dikilen 5 kişiden sadece ben gülüyordum. Derhal önümdeki kağıtlara geri gömüldüm. Gözlerim beni yanıltmıyorsa, 10x10x10 boyutlarındaki numunemiz şu an dünyaları taşıyordu. Bu belirsizliği dağıtmalıydım. Dikkatlerini bana yöneltmelerini sağladıktan sonra;

- Arkadaşlar, şu an ne yaptığımızı hala anlayabilmiş değilim. Ama daha biz anlamadan bu beton yanlış ellere geçerse çok tehlikeli olabilir. O yüzden şu an, bu masadan başka kimsenin bunu bilmesini istemiyorum. Anlaşıldı mı?

Evet, daha demin koridorda ayakta dikiliyorken, kendimi bir anda bir masada bulmuştum. İnsan neler görüyor da şaşırmıyor. Durumu çok önemsemeyip tekrar önümdeki kağıtlara döndüm ki, aman yarabbi… Elimde, kağıtların olması gereken yerde, ekranına “leblebi” yazılmış bir hesap makinesi duruyordu ve biliyordum ki bu sadece bir başlangıçtı.